Breaking

LightBlog

21 Ocak 2016 Perşembe

Tanrı Fikri ve Çoklu Evren Teorisi

Tanrı Fikri ve Çoklu Evren Teorisi 

Evren içre evrenlerde TANRI NEREDE?

tanrı
Evren, bir kuantum parçacığının varlıkta açığa çıkışı ile başladıysa, uzay zaman ve tüm bu parçacık aleminde tanrı olmadan genişliyorsa, nasıl olup da hayat için bu kadar uygun bir durumda olabiliyor?
Orta çağdaki felsefeciler için evrenin bu mükemmelliği, tanrının varlığının kanıtı için anahtar rolündeydi. Evren, akıllı yaşam için o kadar uygundur ki; bu ancak güçlü, cömert, dışsal bir ilahın ürünü olmalıydı. Günümüz dini öğretisine göre de, tüm bu evren tesadüfen biraraya gelmiş olamazdı.
Modern fizik de bu “hassas ayarlanmış evren problem”i ile boğuşmuş ve kendi cevaplarını bulmuştur. Eğer tek bir evren var ise, yerçekimsel ve kozmolojik sabitlerdeki küçük bir değişiklik, bambaşka bir evren ile karşılaşmamıza neden olacaktı. Oysa, kendi farklı sabitlere sahip pek çok evrenli bir “çoklu evren” varsa, problem çözülmüş olur:  “buradayız, çünkü evrenler içerisinde uygun bir evren içinde kendimizi bulduk“. Mucize yok, plan yok, yaratıcı yok.
Kozmolog Bernard Carr şöyle dillendiriyor: “Tanrıyı istemiyorsanız, o zaman çoklu evrene sahipsiniz demektir”. Peki bu, gerçekten de bizim tek seçeneğimiz mi? Tanrılık hakkında düşünmek için başka bir yol var mı?
Batı felsefesinde, sonsuz dünyalar teorisinin ortaya atılışı 2500 yıl öncesine, eski yunanıların “atomcu”larına dayanır. Leukippos, Demokritos, Epiküros gibi felsefeciler için evren, mikroskobik, parçalanmayan madde parçalarından, atomlardan oluşmaktadır. Bu atomlar, bir vorteks oluşturana kadar sonsuza kadar rastgele bir şekilde bir boşlukta birbirleri ile çarpışırlar.
Bu vorteksde ağır elementler, dünyayı oluşturmak için biraraya gelirler, hafif elementler ateş gibi merkezden uzağa doğru dağılırlar ve orta ağırlıktaki elementler de su ve havayı olutururlar. Dolayısıyla, başka yerlerdeki parçacıklar da diğer sonsuz sayıdaki dünyaları yaratmak için vorteksler oluşturmaktadırlar. Bu dünyalar öldüğünde, onların atomları başka yerlerde, yeni dünyalar oluşturmaya devam ederler.
Bu dünyalardan bazıları küçük, bazıları büyük, bazıları sönük, cansız, bazıları da bizimki gibidir. Ancak hepsi de sonsuz uzaydaki rastgele çarpışmaların sonucudur ve bunun için bir tanrıya gerek yoktur. Atomcular için “tanrılar”, derin düşünceye dalmış, tefekkür ile meşgul olan aydınlanmış bilgelerdir. Bu tanrılar mevcuttur ama bizim dünyamızı yaratmazlar, dünyamızda yaşamın devam etmesine müdahele etmezler, onlar bir şekilde bu konu ile alakalı değillerdir.
Eğer atomcular bize uzaysal bir çoklu evren modeli öneriyorsa, o zaman “Stoic” olarak adlandırılan onların muhalifleri de bize maddi, geçici bir evren modeli öneriyor. Stoic’ler için madde devam eder, sürekliliği vardır. Atomlar yoktur, boşluk yoktur ve diğer dünyaları yaratabilecek bizim kozmosumuzun ötesinde hiç bir şey yoktur.
Daha da açıkçası, bizim dünyamız tektir. Stoic’ler için kozmos, nihayetinde son bulacaktır ve güneş dünyayı alevler içinde yuttuğunda, bu, sadece dünyanın yeniden doğması için olacaktır. Evrenin periyodik yıkımı ve yeniden doğması, ilk Stoic kozmolojisinin “ekyprosis” adlı bir sürecin göze çarpan özelliğidir.
Atomcular tanrılarını kozmosun dışına attıklerı kadar, Stoic’ler de onu tüm bu sürece dahil etmektedirler. Stoic’lerin tanrısı kozmosun kendisinin canlandırma kuvvesidir: yaratan, devam ettiren, çözen, ortaya çıkaran, herşeyi yeniden yaratan… Eğer atomcular etkin bir şekilde tanrının varlığını reddediyorsa, o zaman Stoic’ler de etkin bir şekilde panteisttirler: dünya “tanrı” diye adlandırılanın kendisidir.
Birbirine rakip olarak çarpışan eski çoklu evrenler düşüncelerinden bir tanesi uzaysal, diğeri de maddeseldir, bir tanesi  tanrı tanımaz, diğeri pantesittir, bir tanesi rastgele, diğeri rastgele olmayan, önceden belirlenmiştir. Ancak her ikisi de geleneksel “Tanrı” fikrine tamamen karşıdır.
Dolayısıyla, çoklu evrenler modeli günümüzde ne kadar ürkütücü ya da tehditkar gözükürse gözüksün, çocukluğumuzu atomcuların kamplarında alternatif evrenleri modellemekle geçirmişi olsaydık veya Stoic’lerin tapınaklarında kozmosun sonsuz geri dönüşümünü tefekkür etmiş olsaydık da, her ikisi de  o kadar iç karartıcı olmayabilirdi.
Ama tabii ki, bunları yapmadık. Her iki gelenek de çok farklı bir tanrı kavramına karşı kayboldu gitti: bizimkisi gibi zaafları olmayan, değişmeyen bir akla sahip, tüm kuvveleri ile kozmos üzerinde varolan güce… Peki bu nasıl oldu?
Plato, tek bir evren yaratan bir yaratıcının üzerinde ısrarla durmuştur ve bunu şöyle ifade etmiştir: “sadece bir evren olduğu doğru mu, yoksa çokluktan  ya da sonsuzluktan konuşmak mı doğru olur?” diye sorgulamış ve “bizim evrenimiz vardı, var olmaya devam ediyor ve tek tanrının yarattığı tek  yaratılan  evren olarak devam edecek …”
Aristo’nun ise farklı bir fikri vardı ama onunki de tek bir kozmosa yönelikti. Atomcular hristiyanlığın ilk zamanlarında,  hedonist-hazcılar, ahmaklar ve yozlaşmışlar olarak görülmüştür. Düşünceleri ile Batı Hıristiyanlığını şekillendiren Aziz Agustin, Tanrı’nın Şehri adlı tanınan eserinde atomcuların argumanlarını çürütmeye gerek duymamıştır. Öte yandan, Stoic’lerin evrenin hem döngüsel, hem mükemmel olduğu ve her dünyanın öncekiler kadar aynı olduğunu söylemeleri Agustin’i neredeyse delirtecekti. Agustin için bu şu anlama geliyordu: ruhların yaratılıp, kovulduktan sonra, dönüşseler veya dönüşmeseler, kurtarılıp kurtarılmasalar bile, cennet veya cenhenneme gittikten sonra tekrar evrensel döngüye girip aynı hayarı yaşarlar. Agustin bu fikirden nefret etti ve “Tanrı, onların doğru olması gerektiğini düşündükleri şeylerin dile getirilmesini yasakladı” diyerek onların fikilerine karşı çıkarak, sövüp saydı. Agustin teselliyi  İncil’de buldu.Romalılar 6:9:”İsa bizim tüm günahlarımız için bir kere ölmüştür”. Agustin bunun şu anlama gelmesi gerektiğini not etti: “İncilde yazılandan dolayı, bizden önce ve sonra başka dünyalar olamaz. İsa’nın sonsuz sayıdaki dünyalara yaşaması için yollanacağını, öğretici olacağını ve öleceğini düşünebiliyor musunuz?”. Sadece tek bir mesih olmalı, tıpkı Tanrı’nın insan şekline girmesi, vücud bulması gibi. Bu yüzden sadece tek bir dünya var!…
Tüm farklılıklarına rağmen, atomcular ve Stoic’ler egemen güç olan ilah anlayışına kurban gittiler. Modern kozmoloji öncesi, günümüz modern kozmolojinin bu fikirlerin tam tersine tavır almasına sebep olmuştur: “Çoklu bir evren olduğunu düşünmüyorsanız, siz en iyisi gidin bir tanrıya inanın!”
Acaba, tanrı ve çoklu evren hakkında daha az muhalif başka bir açıklama olabilir mi? Bence var ve ben bunu keşfetmek için sizleri iki kişi ile tanıştırmak istiyorum: Cusa’lı Nikola ve eski Dominiken tarikatı üyesi, bilge bir kişi olan Giordano Bruno. Bruno günümüzde laik bilimin babası, kurucusu olarak biliniyor. Bu iki kişinin evren hakkındaki vizyonları neredeyse aynıdır. Ancak aralarındaki çok küçük farklılık, her ikisini de farklı kaderlere sürüklemiştir.
Bilim tarihinde, Batlamyos’un (ikinci yüzyılda Mısır’da yaşamış Yunanlı coğrafyacı ve astronom) dünyanın gökkürenin merkezinde olduğuna dair kozmos vizyonu, 16. Yüzyılın ortalarında Kopernik’in güneşi merkeze koymasına kadar alternatifsiz kabul gören bir fikirdi. Ancak, Kopernik’ten 100 yıl önce, Cusa çok daha radikal bir fikri ortaya koymuştu: “Evrenin bir merkezi yoktur. Her an herşey hareket halindedir ve bu yüzden, her bir gözlemciye göre dünya, güneş ya da başka bir yıldız, hareket etmeden bir şeylerin merkezindeymiş gibi ve diğer şeyler de onların çevresinde hareket halinde gibi gözükebilir. Eğer herşey hareket ediyorsa, o zaman belirli bir merkez de yoktur. Herhangi kozmolojik bir cisme bir başlangıç belirleyin, onun etrafındaki görülür alan, dünya diye adlandırılabilir”. Bu görüş, çoklu evrenin modern versiyonu gibi gözükmekte: “Bizim evrenimiz, çok daha büyük bir kozmosun görülebilir bir kısmı“. Çoklu evren modelindekigibi, Cusa’nın evreni de, kendisi dışında bir şey olmayan, mekansal sınırı olmayan bir evren. Cusa kozmosa “sonsuz” demeyi reddetmiştir. Çünkü o, yaratıcısına bağlı bir evrendir. Cusa’nın terminolojisinde, Tanrı’nın kendisi “mutlak sonsuz” olurken, yaradılış “daralmış- büzüşmüş bir sonsuzluk”ta mevcuttur.
Bu ayrım bir tarafa, Cusa, Stoic’lerin tanrıya benzeyen, tanrı gibi gözüken evren gibi aykırı düşüncelerine yaklaşmaktadır. Tanrı gibi, Cusa’nın evreninin de sınırları yoktur. Tanrı gibi, evren de olan herşeyi kapsadığı gibi, olacakların da tohumlarını içerir. Cusa bunu şu şekilde anlatır: “Bu sanki Yaratıcının  “Yaradılış OLsun..” diye “konuşmuş olması gibi.. ve tanrı, sonsuzluğun kendisi olduğu içindir ki; yaratılmaz, yaratır..
Geleneksel hristiyan doktrini, insanın Tanrı’nın görüntüsü, suretinde yaratıldığını öğretmektedir. Cusa: “insan değil, evren tanrının suretindedir” diyerek bu fikre karşı çıkmıştır. Ve ona göre eğer insanlar tanrısal değillerse, o zaman tanrı da insana benzemez. Tanrı gökyüzündeki babamız değildir, Tanrı evrene benzer.
Bu fikrinden dolayı, Cusa’nın başı kilise ile biraz derde girer. Düşüncelerinden dolayı tüm hristiyan alemi ile başını derde girebilme korkusu, onun kozmoloji fikirlerinin sonu oldu, kilise ile arasını düzeltti hatta kardinal bile oldu.
Ancak, Giordana Bruno o kadar da şanslı değildi, 100 veya 150 yıl sonra benzer şeyleri söyler ama engizisyon tarafından ölüme mahkum edilir. Bruno’nun dinsel devrim uyanışına ve Koperniğin dünyanın kozmosun merkezinde olmadığına dair teze denk gelen bir zamanda fikirlerini ortaya koyması onun talihsizliği olmuştur. Ancak, Bruno’nun sonunu getiren en büyük faktör, Cuso’nun kozmoloji fikrinde yaptığı çok ufak bir değişimdir. Bruno’ya göre, evren “daralmış-büzülmüş” bir şekilde sonsuz değil, evren gerçekten hem güç, hem de ölçü olarak da sonsuzdu. Bruno için evren sonsuz, sınırsız olmalıydı. Çünkü yaratıcısı öyleydi.
Ancak, eğer evren sonsuz ve sınırsız ise, o zaman öncesinde, sonrasında ya da ötesinde, evren dışında Tanrı olamazdı. Mahkeme süresince, Bruno, evrenin bazı anlamlarda Tanrıdan farklı olduğuna ve mesihin diğer herhangi bir kişiden daha özel olduğuna yönelik yaptığı açıklamalarla engizisyonu ikna edemedi. Aslında anlatmak istediği şey; sınırsız sonsuz evrenin herşeyin — herkesin tanrı dediği– kaynağı, herşeydeki yaşam ve sonun olduğu idi. Bu, kısaca, panteizm’dir. Ama bu, sonsuz döngüleri olan Stoic’lerin panteizmi değildir.
Aslında, bu gibi panteizmler teolojik olarak ateismden çok daha tehditkardır. Çünkü, tanrı ile işaret edilenin anlamını değiştirmektedirler; tanrı, dünyanın ötesindeki insana benzeyen bir yaratıcı değil, ondaki yaratıcı kuvvedir.
Dolayısıyla, tanrı ile çoklu evrenler arasında bir şeçim yapmak zorunda değiliz.Onu yerine, yaradılış, güç-kuvve, yenilenme ve muhafaza, himaye gibi ilahi terimlerin ne anlama geldiğini yeniden düşünebiliriz. Modern kozmolojinin bizlerden istediği;  dini terketmek yerine, yaşam sunanın, HAYat verenin, nereden geldiği, neyin kutsal olduğu ve nereye gideceğimiz konusunda farklı düşünmemiz olabilir mi?
Çeviren: AylinER
Bu makale, 19-26 Aralık 2015 tarihli New Scientist Dergisi’nin 64-67 sayfalarından çevrilmiştir

Sayfalar

Adbox