Breaking

LightBlog

9 Kasım 2015 Pazartesi

İnsan Bir Noktadır

ALINTI: http://www.insanligacagri.org.tr/makaleDetay.php?icerik=277


1. BÖLÜM İnsan Bir Noktadır


      
      İnsan bir noktadır. Her şey bir noktadan oluşmuştur. “Şey” kelimesi somut ve soyut (bilinen ve bilinmeyen) tüm varlıkları ifâde eder. Nokta kendi içinde sonsuzluğu barındırır. Noktadan harfler, harflerden kelimeler, kelimelerden cümleler, cümlelerden paragraflar, paragraflardan bölümler, bölümlerden kitaplar, kitaplardan kütüphâneler oluşur. Kütüphânelerde de bilinen tüm bilgiler yer alır. Dolayısıyla bilinen tüm bilgiler noktanın açılımıyla ortaya çıkmıştır. Yâni, noktaların
belirli bir şekilde özenle diziliminden oluşmuştur. Bu dizilim, şüphesiz bilinçli bir varlık (insan) tarafından yapılmıştır. İnsan olmasaydı bu kadar bilgi açığa çıkmazdı.
      Nokta ve noktadan oluşan harfler ve kelimeler birer semboldür. Somut ve soyut olan bilgiler sembollerle ifâde edilir. Bilginin esas kaynağı insanın kendisidir.
      - Peki, insan bu bilgilere nasıl sahip olmuştur?
      Bu soruya cevap vermek için kendimize dönüp bakmamız gerekir.

      Kendimizi bilinçli olarak algıladığımız süreç yaklaşık 2-3 yaşlarında başlar. Daha önceki yaşadığımız süreç hakkında hiçbir bilgimiz yoktur. Önceki süreçte yaşadığımız olaylar tamamen bilinçli olarak çevremizi algılamaya başladıktan sonraki yaşamımızda edindiğimiz bilgilerdir. Bu bilgiler, çevremizdeki görüntülerden, seslerden veya varlıklardan (anne, baba, öğretmenler gibi diğer insanlardan) edindiğimiz bilgilerdir. İçinde yaşadığımız boyut (dünya hayatı) ne kadar gerçektir? Bu boyutta edindiğimiz tüm bilgilere nasıl güvenebiliriz?

      Bilim alanında her yeni elde edilen bilgi önceki bilgilerimizi sarsmaktadır. Önceki bilgilerimize ne kadar güvenebiliriz? Şimdiki bilgilere ne kadar güvenebiliriz? Bundan sonra edineceğimiz bilgilere ne kadar güvenebiliriz?

      Bu durumda yine de bir yerlere tutunmak zorunda kalıyoruz. Çünkü her şey bir kabulle başlar. Bâzı bilgileri temel olarak kabul etmek zorundayız. Yoksa hiçbir şeyin anlamı kalmaz. Her şeye anlam kazandıran bizim kabullerimizdir. İnsanların bilgileri, görgüleri ve edinimleri farklı farklı olduğu için kabullerde de farklılıklar olması doğaldır. Bu nedenle ortak kabullere sahip olan kişiler belirli konularda anlaşma sağlayabilmektedir. Ortak kabullere sahip olmayan kişilerde ise ciddî anlaşmazlıklar olması kaçınılmazdır. Tüm konularda ortak kabullere sahip kişilerin olması ise hemen hemen mümkün değildir. Bu durum çok geniş bir yelpâzenin oluşmasına neden olur.

      Her bir kişinin kabullerinin farklı olmasının yanısıra zaman içerisinde birtakım olaylar bu kabullerin değişmesine de neden olmaktadır. Bu kadar farklılıkların söz konusu olduğu yerde nasıl birlik, birliktelik, barış, mutluluk ve huzur sağlanabilecektir? Kabullendiğimiz temel bilgiler ne kadar fazlaysa ve ne kadar kendi içinde tutarlı ise o kadar birlik, berâberlik ve bütünlük sağlanabilecektir.

      Eskiden iletişim ve ulaşım imkânlarının çok sınırlı olması nedeniyle küçük gruplar, topluluklar veya devletler kendi bütünlüklerini sağlamak için ortak bir kültür oluşturmuşlardır. Belirli bir otoritenin etkisiyle ortak kültürün oluşması kolaylıkla sağlanabilmiştir. Ortak kültür oluşturamayan topluluklar veya devletler daha güçlü otoritelere teslim olmuşlardır.

      Günümüzde, iletişim, bilişim ve ulaşım olanaklarının artmış olması birçok farklı kültürü bir araya getirmekte ve berâberinde birçok sorunu da ortaya çıkarmaktadır. Bilinen güçlü devletlerin kendi düşüncelerini ve fikirlerini diğer devletlere kabul ettirmek için büyük bir çaba içinde oldukları bir gerçektir. Şu anda büyük bir ekonomik ve askerî güce sahip olan devletlerin kendi değer yargılarını diğer topluluklara ve devletlere kabul ettirme çabaları belli bir süre daha devam edecek gibi gözüküyor.

      Ancak, esas gücün bilgi olduğu, bilginin kaynağının da insanların kendi özünde bulunduğu gerçeği göz ardı edilmektedir. Sorunların çözümü yine insanın kendisindedir. İnsanı iyi tanımayan, insanın özünde ne kadar büyük bir potansiyelin gizli olduğunu keşfedemeyenler için sorunlar gittikçe büyüyecek ve kendini bilmeyen insanlar kendi kendilerini yok edeceklerdir. Sonunda, kendini (özünü) bilen insanlar yaşamlarını mutlu bir şekilde sonsuza kadar sürdüreceklerdir.

      Kendini (özünü) bilen insanların kabulleri ve değer yargıları tüm insanlığın mutluluğunu ve huzurunu dikkate alacağı için bencilce tutum ve davranışlar sergilenmeyecek, insanlar dışlanmayacak ve ötekileştirilmeyecektir. Kendini bilen insanlar, diğer insanları çok kolaylıkla kabullenecek, olumsuz tavır ve davranış içinde bulunanların kendilerini bilemedikleri, kendilerine gelemedikleri için bu duruma düştüklerini farkederek onlara daha şefkatli ve daha anlayışlı olacaktır. Bütün olup biten olaylardan kendisinin sorumlu olduğunun bilincine ulaşarak kendisi ve toplum için gerekli tüm çabayı gösterecektir. Kendini (özünü) bilen insanların sayılarının, niteliklerinin ve etkinliklerinin artması sorunların çok kolay bir şekilde çözümlenmesini sağlayacaktır.

      Nokta, Arabik sayı sisteminde “0” (sıfır) hükmündedir. Ancak önüne bir rakam geldiğinde anlam kazanır. İnsan da öz îtibâriyle “yok” gibidir. Fakat “bir” o öz’den ortaya çıkar. O öz’ün anlam kazanabilmesi için mutlaka “bir” sayısına gereksinim vardır. Bir’in varlığı öz’ün varlığına bağlıdır. Bu nedenle gerçekte var olan “yok” diye ifâde edilendir. Görülen, sâdece görünmeyenin, bilinmeyenin varlığının bilinmesi için oluşur. Bu nedenle gerçek insan, görünen değil, görünmeyendir. Her görünen şeyin görünmüş olması onun var olduğuna işaret etmez. Görünmeyen şeyin de yok olduğu söylenemez. Bu gerçeği bilmeyenlerin, hayâl peşinde koştukları ileri sürülebilir. Gerçek olan bir varlığın, hayâl peşinde koşması ne kadar acıdır.

      Özetle, insanın gelip geçici bir varlık gibi görünmesine rağmen, özü’nün sonsuzluğu içerdiği bir gerçektir. Onun için gelip geçici, insanın yanıltıcı ve sıkıntıya sokan görüntüsüne aldanmayan, özü’nün farkına vararak yaşamlarını sürdüren kişilerin hiçbir zaman sıkıntıya düşmeyeceğini söyleyebiliriz. Az da olsa, kendi özü’ne yönelen insanların her zaman mutlu ve huzurlu bir şekilde hayat sürdükleri bilinmektedir.

      Esas önemli olan, bu güzellikleri yaşayan kişilerin sayısının artmasıdır.

      Bunun için, kendini bilen, içinde bulunduğu toplumla birlikteliği ve farkındalığı en üst düzeyde yaşayan, sorumluluklarını akılcı, insancıl, demokratik ve uzlaşmacı bir yaklaşımla en güzel bir şekilde yerine getirebilen, kendine güvenen, yaşama mutluluğunu içinde bulan ve bu özelliklerini diğer insanlara da yansıtabilen,  dünyada olup biten olayların birbirleriyle bağlantılarının farkında olan, toplumda huzursuzluk çıkarmaya çalışan kişi ve topluluklardan hiç etkilenmeden, evrensel prensipler çerçevesinde özgürce düşünebilen, düşüncelerini medenî ölçüler içerisinde diğer kişi ve topluluklar ile paylaşabilen, gerektiğinde toplumun çıkarları için kendi çıkarlarını ikinci plana atabilme cesâretini ve fedâkârlığını gösterebilen samîmî ve dürüst bireylerin yetiştirilmesi gerekmektedir.  

Sayfalar

Adbox