Breaking

LightBlog

20 Ekim 2015 Salı

İnanç (bu devirde) ne işe yarar?

sinancanan.net ' den alıntı

İnanç (bu devirde) ne işe yarar?

İnanç (bu devirde) ne işe yarar?
Ondokuzuncu yüzyıldan içinde bulunduğumuz 21. yüzyıla uzanan, manevi değerlerin bir zihin sporundan öte anlam ifade etmediği, inançların “boş inanç” ile aynı anlamda sınıflandırıldığı bir acayip hayat görüşü, özellikle akademik ve yazın çevrelerinde hala kendine ciddi oranda yer bulabiliyor. Bu akım, sekülarizm, yani dünyevilik akımıdır. Bir “düşünce yöntemi”dir aslında. Sırtını bir kaç yüzyıllık pozitivizm denen “kanıta dayalı dünya görüşü”ne dayadığını ileri sürer ve akılla, bilimle, mantıkla açıklanamayan şeylere önem vermemekle, boş şeylere inanmamakla övünür. Ülkemizde özellikle Cumhuriyet dönemi seçkinlerinin neredeyse resmi görüşü de bu ve bunun türevlerinden oluşur.
Batı dünyasında da hükümferma olan bu temel hayat görüşü, bilimin ve teknolojinin ürettiği bilgi ve gücü de arkasına alarak, sanki tek gerçek insan faaliyetiymiş gibi bilimsel gözlemi hevesle kutsar ve inanca dayalı her şeyi gündemin dışına koymakta pek acelecidir. Ancak bizler, yani gerek batılı, gerek doğulu olsun bu gezegen insanlarının herhangi bir aşkın inanca sahip büyük bir çoğunluğu, temel mantık ve düşünce argümanları üzerinde fazla kafa yormaya vaktimiz olmadığından (yahut nasıl yapacağımız bize öğretilmediğinden) olsa gerek, bu “taş gibi sağlam” görünen dünya görüşünün aslında ne kadar çürük ve temelsiz olduğunu fark edemez ve çoğumuz, bir meydan okumayla karşı karşıya kalınca, ya kendimizi ezik hissederek kabuğumuza çekilir, yahut sekülarizm zarfı içinde insanlığa sunulan her şeyi (bilimi, teknolojiyi, doğa felsefesini vs) kökten reddedip görmezden gelme reflekslerine sığınırız. Halbuki mesele aslında sanıldığından da basittir.
Sekülarizm, “inanç” faktörüne dayanmadığını; akılla, bilimle gösterilebilen dışında hiç bir şeyi kabul etmediğini söyler. İlk duyuşta bu, sağlam ve cesur bir ifade gibi gözükür ama, altında feci bazı gedikler vardır.
Öncelikle, bilimsel araştırma dediğimiz şeyin varlığı, evrendeki fiziksel etkileşimlerin akla uygun, yani rasyonel kurallara bağlı olduğu ön kabulüne dayanır. Yani evren, dünya, canlılık ve bilimin incelediği her ne varsa, akılla anlaşılabilecek, değişmez kurallarla bağlı, akli ve mantıki bir var oluş biçimidir. Aksi takdirde, yani bu gün materyalist pozitivizmin iddia ettiği gibi “rastgele maddesel etkileşimler ve şanslı kazalar” neticesinde burada duruyorsak, evrende anlaşılabilir ve tutarlı bir mantık ve kurallar dizgesinin varlığı da anlamını yitirir. Zira, düşünme ve bilinç dediğimiz unsurları, amaçsız ve kaza eseri maddi etkileşimlerle açıkladığımızı sandığımızda, aslında kendi kendimizi inkar noktasına geldiğimizi fark edemiyoruz. Zira bizdeki bu bilinç, akıl yürütme ve düşünme yetisi, rastgele maddi etkileşimlerle açıklanamayacak bir şeydir. Bunu sadece ben söylemiyorum; bilimde ve felsefede adına “zor sorun” (the hard problem) denen şey bizzat budur. Meselenin üzerine, laf olsun torba dolsun diye değil de belli bir ciddiyetle eğilebilen herkes, bu temel ve cevapsız sorunla bir şekilde karşı karşıya gelir ve cevapsızlığın ne kadar büyük cevaplara gebe olduğunu zamanla fark etmeye başlar.

Bilimin kaynağı inançtır

Bilim dediğimiz şey nereden gelir? Tabii ki evrendei her şeyin anlaşılabilir kurallara göre yaratılmış olduğu ön kabulünden yola çıkan, evrenin akıl sahibi bir Yaratıcı tarafından yaratılmış olduğuna inanan insanların şekillendirdiği bir faaliyettir bilim. Newton’dan Kepler’e, Maxwell’den Darwin’e, Batlamyus’dan Einstein’a kadar bilim devriminin neredeyse tüm büyük isimleri, “Tanrı’nın evrendeki işleyiş kaidelerini” yani İslam terminolojisindeki ifadesiyle “Sünnetullah”ı araştırmak için yola koyulmuş zihinlerdir.
Bunları bize okullarda anlatmazlar ama, batı biliminin mimarı bu büyük bilim adamlarının hepsinin bilim alanları dışında yazdıkları kitaplar ve makaleler, inanç ve evrendeki düzen üzerine düşüncelerini anlatma amacına matuftur. Tabii onların öncülleri olan Beytül Hikme geleneğinin Müslüman alimleri de aynı kampa mansuptu. Yani trajkomik bir şekilde, günümüzün seküler anlayışının en önemli dayanağı olan bilim, bizzat inanca dayanan bir etkinliktir.
Seküler dünya görüşüne sahip olanlar, aşkın bir inanca sahip olan insanları “bilmeden inanmakla” itham etmeyi severler içten içe. İnananlar da buna verecek cevap bulamazlar pek. Aslında mesele, tamamen bir mantıksızlık oyunundan ibarettir.
Seküler dünya görüşünün doğal inancı olan Ateizm, yani bir yaratıcının var olmadığı inancı, bizzat temelsiz, körü körüne ve sağduyuya aykırı bir inançtır.
Evinizin bahçesindeki bütün taşların bir sabah toprağın üzerinde adınızı ve soyadınızı yazacak şekilde dizilmiş olduğunu görseniz, hemen bunu “kimin yaptığını” merak edersiniz. Zira sadece taşların diziminin belli bir sıraya göre olması değil, sıralama şeklinden ortaya çıkan harflerin “anlam” içermesi, bunu zeki bir varlığın yapmasını gerektirir. En kolay bilebileceğimiz şeylerden birisidir “tasarım”. Böyle bir düzenlenmenin “kendi kendine-kaza eseri-tesadüfen” olduğunu iddia etmek, ancak aptallıkla yahut kötü niyetle mümkündür. Fakat mesela genlerimizi oluşturan DNA’da bulunan dört harfli yaşam kodu ile yazılmış genlerimiz, 20 kadar aminoasiti uygun sıralarla birleştirebilmek ve proteinlerimizi üretebilmek için, her bir harfi yerli yerinde olması gereken milyarlarca harfe ve milyonlarca “cümle”ye sahiptir. Böyle anlamlı ve iş gören bir kütüphanenin “kendi kendine” ve kaza eseri ortaya çıktığını düşünme eğiliminin bu devirde “aydınlık” sanılması, aldatmacaların en kallavilerindendir. Aynı şey, fiziğin, kimyanın, jeolojinin ve aklınıza gelen tüm bilimlerin konularında her satırda karşınıza çıkan o incelikli kural ve kanunların özü için de geçerlidir. Kısacası, inanmak, inanmamaya göre çok daha akılcı, rasyonel, mantıki ve vicdanidir. Sağduyu, “bir Yaratıcı var” der; bunun aksine ikna olmanız için modern seküler eğitim tarafından iyice eğitilmiş olmanız gerekir.
Günümüzün modern militan ateizminin önde gelen temsilcilerinin kitapları bu aralar adeta yok satıyor. Dawkins, Dannett gibi düşünür ve bilim adamları, dine ve inanca savaş açmış durumda. Dini geleneklerin insanı kısıtlayıcı cenderesine savaş açmak namuslu her insanın elbette görevidir (hatta Kuran’ı Kerim tarafından bu görev bizzat inananlara verilmiştir aslında); fakat, “inanca” savaş açmak, insanı ve kainatın temel kurallarını bilmemekten, pozitivit bakış açısıyla gözlerinden körleşmesinden kaynaklanır. Ünlü bir atesit ve maymun davranışları uzmanı olan Frans de Waal, Bonobo ve Ateist başlıklı önemli kitabının girişinde, Dawkins gibi “inanca savaş açmış” ateistleri, bir ateist olarak asla anlayamayacağını söyler. Zira de Waal’ın da gayet iyi bildiği gibi, inanç, insan aklının zorunlu olarak vardığı bir sonuçtur ve insan toplumlarından bunu kaldırdığınızda yerine koyabileceğini hiç bir şey, evet hiç bir şey yoktur. İnancın yanlış uygulamalarını, kısıtlılıklarını tartışabilir, geliştirmeye-değiştirmeye çalışabilirsiniz; ama onu toplumlar bazında ortadan kaldırmaya hiç bir insanın gücü yetmeyecektir.
Zira inancı ortadan kaldırayım derken, yerine gayet insan yapısı ve ideolojiyle süslenmiş yeni dinler ikame etmek zorunda kalırsınız. Günümüzün sekülarizmi de işte böyle dinlerden birisidir.

Çürük temellere inşa edilmiş kaleler

Dawkins’in Tanrı Yanılgısı adlı kitabı, kendini tamamen din ve Tanrı inancıyla savaşma amacına adamış bir yazarın eseri. Kitaptaki temel sav, aslında basit: Evrenin varlığını açıklamak için, evrenden daha karmaşık bir şey olan Tanrı’yı öne sürmek, bir totolojidir ve bu aslında bir açıklama değildir, diyor Dawkins. Yani, evrenin karmaşıklığının çok ötesinde karmaşık olması gereken Tanrı, gereksiz bir eklemedir ve bu sanrıdan kurtulmamız gerekir, diyor. Zira, neden bilinmez, açıklamanın açıklanmaya çalışılan şeyden daah basit olması gerekir diye bir inanç var. Fizik kuralları, sanki bir açıklayıcılıkları varmış gibi, buna örnek gösteriliyor. Yine bir bilim adamı ve aynı zamanda Hıristiyan inancının savunucusu olan John Lennox ise, bir tartışmalarında Dawkins’in bu argümanını şu basit cümleyle yerle bir ediyor: “Tanrı Yanılgısı adlı kitap, kitaptan çok daha karmaşık olan Dawkins adlı bir yazar tarafından yazılmıştır” (Youtube’dan aratarak izleyebilirsiniz). Tanrı kavramını “gereksiz bir varsayım” olarak gören ve “açıklama özelliği yok” diyen ateizm savunucuları, açıklama düzeyleri kavramını kaçırıyorlar. Yine Lennox’un ifadesiyle, Ford marka otomobil motorunun varlığının açıklamanın iki farklı düzeyi vardır. Birincisi, dört zamanlı motorun çalışma prensibi ve diğer fizik-mühendislik mekanizmaları cinsinden yapılan “mekanizma” açıklaması; ikincisi ise “Henry Ford tarafından üretilmiştir” denilerek yapılan “fail-agent” açıklamasıdır. İkisi de farklı düzeylerde gerekli ve aslında birbirini tamamlayıcı açıklama alanlarıdır. Bu pencereden bakınca, inanç ve bilginin, yahut din ile bilimin, başka bir deyişle, Tanrı ile insanın bilgi dünyasının çatıştırılmaya çalışılması anlamsızdır. Zira ikisi de inançlara dayanır, ikisi de farklı alanları açıklar ve ancak bu açıklamaların birlikte değerlendirilebilmesiyle “anlam” dediğimiz ve bazen hayatımız pahasına cevaplanmasını arzu ettiğimiz o büyük soru, bir nebze de olsa cevap bulabilir.
Dawkins’in masum ve mantıklı görünen bir başka sorusunu “Tanrı evreni yarattı ise, hemen ardından gelecek soru Tanrı’yı ne yarattı? sorusu olmalıdır” şeklinde özetleyebiliriz. İlkokul seviyesinden itibaren çocukların da sıklıkla aklına gelen bu soru, biraz mantık biliyorsanız, “soru” değil, saçmalıktır; zira bir şeyi “ne yarattı” diye sorduğunuzda, sorunun içinde, o nesnenin “yaratılmış bir şey olduğu” iması vardır. Yani Tanrı’yı kim yarattı sorusu, Tanrı’nın yaratılmış bir şey olduğu kabulüne dayanır ve hiç bir din “yaratılmış bir Tanrı”ya dayanmaz. Soru, bu haliyle tam bir mantık faciasıdır; ama akıl aydınlanmasını savunan Dawkins gibi modern bir zihin bile bu çocukça tuzağa kolaylıkla düşebilmekte. Aptal olduğundan mı? Hayır; esas neden, inancın, tüm mantık kuralları açısından ilk ve tek gereklilik olmasından dolayı, ondan kaçınmanın ne kadar zor ve anlamsız olduğu gerçeğinden dolayıdır bu.
Göze indirilmiş akıl, aklı da gözü de kör eder.

İğneyi kendimize batırmanın zamanı

Madem argümanlar böylesine çürük ve temelsiz, neden ateistler ve seküler dünya görüşünü savunan insanlar hala var? Onların kafaları benim kadar çalışmıyor mu? Yahut inanmadıkları şeyleri savunacak kadar sahtekarlar mı? Hayır, hiç birisi değil. Esas neden, bu dünyada çoğunluğu teşkil eden “inanan” insanların inandıkları şeylerdir.
Günümüz dindarlarının en önemli sorunlarından birisi, hangi dinden olurlarsa olsunlar, seküler inancın çok önemli bir rüknünü sessiz sedasız paylaşmalarıdır: Bir oluş, bir varlık, bir olay eğer bilimle açıklanabiliyorsa, orada Tanrı kavramına ihtiyaç kalmaz. Seküler sistem ve pozitivist bilim, adım adım ilerleyen bilimsel keşifleri böyle bir mantıkla kullanarak, Tanrı inancını “henüz bilim tarafından açıklanamayan şeylerin irrasyonel (akıldışı) açıklama çabası” olarak hükümsüzleştirmeye pek heveslidir. Bu kavramın bir adı da vardır: Boşlukların Tanrısı (God of the Gaps). İnanan insanların büyük çoğunluğu da aynen pozitivist zihinlerin onlardan beklediği gibi, bilimin gelişmelerine ve ortaya koyduğu bilgilerle hiç ilgilenmeyip, bilinmeyenlerde, bilimin ve aklın sınırının ötesindekilerle meşgul olarak hayat geçirmeyi severler. Hatırlayın; en fazla ilme ve “bilmeye” vurgu yapan kutsal metin olan Kuran-ı Kerim’e  ve İslam’a bağlı olduğunu söyleyen nice insan, karpuz  çekirdeklerinde yahut bal peteklerinde Arapça “Allah” lafzı görmeyi, ayda “şakk-ı kamer” mucizesinden kalan bir yarık bulmayı, dünyadaki hiç bir meseleyle ilgilenmedikleri kadar kabir azabı ve ölüm sonrasıyla meşgul olmayı, inançlarının şiarı sanmadılar mı? Daha geçenlerde, teevizyonlarımızın ünlü bir vaizi, tamamen uydurma ve komiklik amacıyla yapılan “Ayda bir yarık bulundu” haberini, gerçek bir haber ve “mucizeymiş” gibi saatlerce ballandıra ballandıra anlatmadı mı ekranlarda? Ahirette kurtulmayı, bu dünyada faydalı işler yapmaya, araştırmaya, bilmeye değil de anlamını dahi bilmedikleri zikir formüllerine, geleneksel ritüelleri sorgusuz sualsiz tekrarlamaya, çoğu zaman adeta cahilliği kutsamaya başlamadılar mı?
İslam inancının temelleri, bu kainatta, geçmişte, bu gün ve gelecekte, hiç bir zerrenin Allah’ın ilminden bağımsız hareket edemeyeceği gerçeğine dayanır. Tüm yaratılmışlar, hali hazırda yaratılanlar ve yaratılacak olanlar, ancak O’nun yaratmasıyla mümkündür. O aynı zamanda, bizzat kendi kitabında “sünnetinde değişiklik bulamayacağımız” garantisini de bize verendir. Yani evrendeki İlahi (fiziksel) kanunların değişmeyeceğinden hareketle, onları anlama görevi bize verilmiştir. Bilim ne bulursa o Sünnetullah’tır. Belki bazen yanlış anlar, ama düzeltmek de ancak bilgiyle ve araştırmakla mümkündür. “Bilmek” için Kuran’ın bizi yönlendirdiği tek yer “yaratılmış ayetler”, yani şu muhteşem kainattır. Ve O’ndan hakkıyla korkanlar, O’na hakkıyla saygı duyanlar, ancak “bilenler”dir… Bu son okuduğunuz ifadelerin tamamı Kuran-ı Kerim’de değişik biçimlerde bolca zikredilir.
İddiam basittir: Kur’an-ı Kerim, anlamına uygun yaşayan Müslümanlarla buluştuğu anda, Dawkins ve benzerlerinin söyleyebilecekleri hiç bir geçerli argümanları kalmayacaktır. Onları düşman yahut alt edilmesi gereken rakipler olarak görenlerden değilim. Tam aksine, günümüzün bilimsel ateistleri, inancımızda neyin eksik olduğunu bize en güzel anlatan örneklerdir. Onlar, Kuran’ı ve gerçek İslam’ı bilmedikleri için, “kiliseleşmiş” tüm inançlarla birlikte Tanrı kavramına da savaş açmak zorunda kalan insanlardır bana göre. Zira bu dünyada öyle sinir bozucu dünya görüşleri vardır ki, namuslu bir insanın bunları elinin tersiyle reddetmemesi, varlığına ve yaratılış amacına zıttır. Bu inançlardan bazılarına muhakkak sizler de şahit olmuşsunuzdur; hafızanızı dürüstçe yoklarsanız, bu tip inançların çok da uzağımızda olmadığını görebilirsiniz.
“Yeni bir medeniyet” kurmak isteyen, bunun hayalini kuran herkes, özellikle bir sonraki nesli yetiştirme sorumluluğunu üzerinde hissedenler, bu temel sorunlar üzerinde ciddi olarak düşünmelidir.

Sayfalar

Adbox